20 Haziran 2012 Çarşamba


To the little child;

With your dark black eyes

You are looking to the future from the past,

What is waiting for you?

Without knowing…
( Gabriel Brau / written by Özge Yavuz for the photo)
How many times will you love?

And how many times will your heart be broken?

How many pains will be waiting for you at the corner?

And what days

Will you pray for?

Now is the time for hope, do not forget this,

Because as long as you hope, your heart will grow…

......................................................................................................................................................................


Küçük çocuğa;

Kapkara gözlerinle sen

Geleceğe bakıyorsun, geçmişten

Neler bekliyor seni?

Hiç bilmeden…


Kaç kez seveceksin?

Ve kaç kez kırılacak kalbin?

Kaç acı bekleyecek seni köşe başında?

Ve ne günler

İçin dua edeceksin?

Şimdi umut zamanı bunu sakın unutma,

Çünkü umut ettikçe büyüyecek kalbin…

   Özge Yavuz

1 Haziran 2012 Cuma

Yaşlı Kadının Öyküsü

Dün Çeşme’ye gittim. Durmuş, denizi izlerken, dalmışım, yanıma yaşlı bir kadın geldi. Sanki daha önceden tanıyormuşum gibi, ‘nasılsın?’ dedi. Şaşırdım, ‘iyiyim, siz nasılsınız?’ dedim. Cevap vermedi… Gel otur dedi yanıma. Kıramadım, oturdum. Sanki yüzümde düşüncelerim yazıyormuş gibi konuşmaya başladı. Onu ben mi çağırmıştım farkında olmadan? Kimdi? Neden konuşuyordu benimle uzun uzun? Sonra benim yaşımdayken yaşadıklarını anlattı bana. Öyle ardı arkası kesilmeyecekmiş gibi anlattı. Öyle acı bir çocukluk, başkaları için yaşanmış bir gençlik ve ümidini yitirmiş bir yaşlılık… Neden? diye hiç sormuyordu, sormayacaktı da. Kabullenilmiş bir yaşamın derin çizgileriydi üzerinde yürümeye çalıştığı. ‘Üzülme’ dedi, ‘Senin adına üzüldüm… Yaşadıklarından sorumlu olmuyor insanlar çoğu zaman, bunu da kimse anlamıyor. Ama sen yine de ümidini kaybetme, daha çok gençsin. Elimizden geleni yapmak gerek, sonrası mutlaka gelir.’ Düşündüm, demek o kadar belli oluyordu yüzümden. Bunu anlayanlar var mıydı başka? Vardı belki de ve mutsuz olduğumu düşünüyorlardı. Ama mutsuz değildim ben, sadece yorulmuştum biraz. Denemekten yorulmuştum…
Dört kardeşlermiş, üç kız bir erkek. Annesi o beş yaşındayken ölmüş, kendinden küçük kız kardeşi ve o hatırlamıyorlar annelerini. ‘İçimde hep bir şeyler eksik kaldı’ dedi, ‘Kimseler olamıyor onun gibi demek ki…’ Babaları bir daha evlenmemiş. Tutunmuşlar birbirlerine, öyle sıkı tutunmuşlar ki, kardeşlerin hiçbiri de evlenmemiş. Arkadaşlarından bahsetti sonra, hiçbir karşılık beklemeden yetiştirdiği, bakıp büyüttüğü komşu çocuklarından. Onların hayatlarından. Yaşayamadığı hayatını onlarda yaşamıştı ve yaşıyordu hala. Olmayan çocukları oluyordu, onları da bakıp büyütüyordu sonra… Mutsuz muydu? Bilmiyorum. Öylece yaşıyordu.
Ümidini kaybedince mutlu olur muydu insan? Ya da hayal kurmayı bıraktığında kendisi ile ilgili? Mucizeleri beklemek yorar mıydı onu? Her defasında yenileceğini bile bile mücadele etmek? Denemek ???...
Zaman tek gerçeğimizse neden sevmiyordu kendini? Kendinden başka her şeyi onca çok sevip, kollarken, neden kendini hep en sona bırakıyordu? Erdem için mi? Anlayamıyordum… O öteledikçe, zaman da, hayat da öteliyordu onu…
‘Herkesin bir hikâyesi var yaşayacağı.’ dedi. ‘Ne yazıldıysa o, ötesi yok…’ Seçimlerini yapmanın, karar vermenin, uzlaşmanın adını bile etmiyordu… Kimseye dayamıyordu kendini, taşıtmıyordu, suçlamıyordu, yargılamıyordu, yadırgamıyordu, yalan söylemiyordu… Ondan öylece durup dinledim onu, saygı duydum ‘ben buyum’ diyen, içten duruşuna. Güveniyordu, güveneceğini söylüyordu insanlara, ona yalan söyleyene kadar, pişman olana kadar…
Çok acıdı içim, gözlerim doldu, denize döndüm tekrar yüzümü. ‘Karanlık oldu’ dedim, ‘Ben gideyim artık, sizi de bekleyen vardır benim gibi…’ ‘ Ben buralardayım bu yaz’ dedi. ‘Yine karşılaşırız…’ ‘Görüşemezsek hoşçakal…’ diyerek hızla uzaklaştım, sonra tutamadım kendimi, ağladım, ağladım, ağladım…
         18 Temmuz 2011