Dört kardeşlermiş, üç kız bir erkek. Annesi o beş yaşındayken ölmüş, kendinden küçük kız kardeşi ve o hatırlamıyorlar annelerini. ‘İçimde hep bir şeyler eksik kaldı’ dedi, ‘Kimseler olamıyor onun gibi demek ki…’ Babaları bir daha evlenmemiş. Tutunmuşlar birbirlerine, öyle sıkı tutunmuşlar ki, kardeşlerin hiçbiri de evlenmemiş. Arkadaşlarından bahsetti sonra, hiçbir karşılık beklemeden yetiştirdiği, bakıp büyüttüğü komşu çocuklarından. Onların hayatlarından. Yaşayamadığı hayatını onlarda yaşamıştı ve yaşıyordu hala. Olmayan çocukları oluyordu, onları da bakıp büyütüyordu sonra… Mutsuz muydu? Bilmiyorum. Öylece yaşıyordu.Ümidini kaybedince mutlu olur muydu insan? Ya da hayal kurmayı bıraktığında kendisi ile ilgili? Mucizeleri beklemek yorar mıydı onu? Her defasında yenileceğini bile bile mücadele etmek? Denemek ???...
Zaman tek gerçeğimizse neden sevmiyordu kendini? Kendinden başka her şeyi onca çok sevip, kollarken, neden kendini hep en sona bırakıyordu? Erdem için mi? Anlayamıyordum… O öteledikçe, zaman da, hayat da öteliyordu onu…
‘Herkesin bir hikâyesi var yaşayacağı.’ dedi. ‘Ne yazıldıysa o, ötesi yok…’ Seçimlerini yapmanın, karar vermenin, uzlaşmanın adını bile etmiyordu… Kimseye dayamıyordu kendini, taşıtmıyordu, suçlamıyordu, yargılamıyordu, yadırgamıyordu, yalan söylemiyordu… Ondan öylece durup dinledim onu, saygı duydum ‘ben buyum’ diyen, içten duruşuna. Güveniyordu, güveneceğini söylüyordu insanlara, ona yalan söyleyene kadar, pişman olana kadar…
Çok acıdı içim, gözlerim doldu, denize döndüm tekrar yüzümü. ‘Karanlık oldu’ dedim, ‘Ben gideyim artık, sizi de bekleyen vardır benim gibi…’ ‘ Ben buralardayım bu yaz’ dedi. ‘Yine karşılaşırız…’ ‘Görüşemezsek hoşçakal…’ diyerek hızla uzaklaştım, sonra tutamadım kendimi, ağladım, ağladım, ağladım…
18 Temmuz 2011